Gİzlİ İlİmler
"Gizli ilimler"
Gizli ilimler in başında havas ilmi, ledün ilmi, cifir ilmi ve bediüzzaman ilimleri ilk akla gelenlerdir. Ebced ilminide unutmamak lazım ve ilimlerin en etkili ve kusursuz olanlarıdır. Burdaki ilimlerin şu daha etkilidir buda daha doğrudur demek ve ilimleri ayırt etmek yanlıştır. Yazıyı sabırla okursanız havas ilmi, ledün ilmi, cifir ilmi ve bediüzzaman ilmi hakkında,daha geniş bir bilgiye sahib olabilirsiniz medyum hakan bu ilimlerin hepsinin eğitimini almış ve maneviyatı ile bu ilimlerin üstatlarından el el almış ve bunları kendince geliştirmiş, birleştirmiş bir medyum dur.
Havas İlmi
İnsanların günümüzde bazı ruhi bunalımlardan ve sıkıntılardan kurtulmak, yada bazı belli sebeplerden maruz kaldığı manevi ve ruhi problemi çözmek için başvurulan bir ilimdir. Maalesef ülkemizde herşeyin kötüye kullanılması adeti bu ilim dede ortaya çıkmıştır, kendini bilmeyen şarlatanlar, insanların manevi duygularını sömürenler ve bunu bir kazanç kapısı olarak kullananlara çoğumuz rast gelmişizdir. Havas ilmi hakkında detaylı bilgiyi havas ilmi sayfasında bulabilirsiniz ve mutlaka okumanızı öneriyorum.
Ledün İlmi
İlm-i ledün veya ledünnî ilim Allah ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim, gayb ve marifet ilmi dir.
Allah, âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki: "Orada, kendimizden bir rahmet (vahiy ve nübüvvet veya uzun ömür) verdiğimiz ve ona ledünnî ilmi öğrettiğimiz kullarımızdan birini (Hızır'ı) buldular." (Kehf sûresi: 65)
Hem Sa'lebî'nin hem de İmâm-ı Rabbânî'nin ifade ettikleri gibi, hızır aleyhisselam, güzel ahlak sahibi, cömert ve insanlara ve canlılara karşı çok şefkatliydi. Allah'ın izni ile kerâmet ehli olup, kimyâ ilmini bilirdi. Hak teâlânın bildirmesiyle ledünnî ilim verilmişti. Muhammed Pârisâ; "İlm-i ledünnî verilmesinde Hızır aleyhisselâmın rûhâniyeti vasıta olmaktadır." buyurmuştur.
Senâullah-ı Dehlevî bu ilim hakkında şöyle demektedir: "Ledünnî ilim, çalışmak ve gayretle ele geçmez. İhsan edilen kimselere mahsustur. Umuma şamil değildir. Peygamberlere verilen ilimler ve vahyedilen şeyler ise, umuma şamil ve herkesi ilgilendirir. Yani peygamberler, bunları, gönderildikleri kavimlere tebliğ etmekle, bildirmekle ve duyurmakla vazîfelidirler. Bundan dolayı peygamberlerin ilmi, ledünnî ilminden üstündür."
Seyyid Abdülhakîm Arvasi ise, şöyle ifâde etmektedir: "Emîr Sultan hazretleri, ledünnî ilme sâhipti. Bu ilim yetmiş iki derecedir. İlk derecesinde olan, bir ağaca bakınca yapraklarının sayısını, bir denize bakmakla damlalarının adedini, bir çöle bakınca kumlarının sayısını bilir." Kıyamet yaklaştıkça, insanlar dinden uzaklaşmaya başlamaktadır. Eskiden kerameti görülen evliya çoktu. Fakat dinden uzaklaştıkça evliya azaldı, kerametler görülmez oldu. Ledün ilmi unutuldu. Sapıklar çoğaldı, keramet inkâr edilmeye başlandı. Kerametin hak olduğuna Kuran-ı kerimden örnekler:
1- Hz. Süleyman, Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir? dedi. Cinlerden bir ifrit: Sen yerinden kalkmadan önce, onu getiririm, buna gücüm yeter dedi. İlmi ledün [ilmi batın] sahibi olan vezir Asaf bin Berhiya ise, Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm dedi ve bir anda getirdi. (Neml 38-40) [Vezir de, cin de peygamber değildi. Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kâfir ise sihirle yapacaktı.]
2- Hz. Meryem peygamber değildi. Kocasız çocuk doğurdu. Hz. Meryem mabette yaşar, yiyecekleri, kerametle hep yanında hazır olurdu. Kuran-ı kerimde, (Hurma dalını kendine doğru silkele, taze hurma dökülsün.) buyuruldu. (Meryem 24) Hz. Zekeriya, Hz. Meryemin yanında taze meyve ve yiyecekleri görünce hayret ederdi. İşte âyet-i kerime meali: (Rabbi Meryeme hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık görür, Ey Meryem, bunlar sana nereden geliyor? der; o da: Bunlar, Allah tarafından diye cevap verirdi.) [Ali imran 37]
3- Eshâb-ı Kehfin kerameti de meşhurdur. Eshab-ı kehf, yiyip içmeden, bir zarara uğramadan 309 yıl uykuda kaldıktan sonra uyanmışlardır. Kuran-ı kerimde, (İşte bu, Allahın kudretini gösteren delillerden biridir. Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın.) buyuruluyor. (Kehf 17, 18)
4- Hz. Musanın yanındaki gencin çantasındaki balık canlanıp suya gitmiştir: (Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balık şaşılacak şekilde denize gitmişti.) [Kehf 61- 63]
5- Kehf suresinin 63. âyetinden itibaren Hz. Musa ile ledün ilmine sahip bir zatın kıssası anlatılır. Özetle şöyledir: (İkisi, [Hz. Musa ile bir genç] kendisine ilim verdiğimiz birini buldular. Musa ona, Sana öğretileni [ledün ilmini] bana da öğretir misin? dedi. O zat da: Sen benim yaptıklarıma dayanamazsın dedi. Sonra o zat, bindikleri gemiyi deldi. Hz. Musa, Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin dedi. Daha sonra, bir erkek çocuğunu öldürdü. Hz. Musa, Masumu öldürdün, pek kötü bir şey yaptın dedi.) Günahsız çocuğu öldürmek elbette çok büyük günahtır. Ama bunu yapan zat, kerametle biliyordu ki o çocuk, büyüyünce zâlim biri olacaktı. Onun yerine iyi bir çocuk verilmesi de istenmişti. Hz. Musaya Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi? dedi. Demek ki o zat, Hz. Musanın dayanamayacağını da kerametle biliyordu. Hz. Musanın arkadaşı duvarları [kerametle] doğrultuverdi. O zat, Hz. Musaya bu işlerin hikmetini açıkladı. (Kehf 63-81) [Hz. Musanın arkadaşının [Hızırın] sahip olduğu ilme ilmi ledün deniyor. Bu ilmi ancak tasavvuf sahibi, keramet ehli evliya bilir, mezhepsizler bilmez.] Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İlmi ledün, sırrı ilahidir. Allah, onu salihlerden dilediğinin kalbine koyar.)
Cifir ve Bediüzzaman
Tefsirde Cifir İlmi ile alakalı bazı konuların vuzuha kavuşmasında zorunluluk var. Tabi bu başlıkta Cifir veya cefer, Arapça'da "sütten kesilmiş kuzu, oğlak; içi taşla örülmemiş geniş kuyu" manalarını ifade etmektedir. Istılahta ise, temeli ebced hesabına dayanan, harflerden ve ibarelerden gaybî haberler çıkarmada kullanılan özel bir ilimdir. Bazı âlimlerin yazdıklarına bakılırsa, Ca'fer-i Sadık, Hz. Peygamberin al-i beytinin muhtaç oldukları bütün gizli bilgiler bir kuzu ve oğlak (cefr) derisinin üzerine yazmış ve bu sebepten bu ilme Arapça'da cefr adı verilmiştir. Cifir ile meşgul olanlara cefrî veya ceffâr denilir. Konuyla ilgili ve özellikle de Ca'fer-i Sadık'a isnad edilen kitaplara da El-Cefr ve'l-Câmi_a adı verilmektedir. Onu için bu ilmin adı hem Keşfu'z-Zünûn'da ve hem de benzer eserlerde bu ad ile anılmıştır. İbn Haldun bu ilmin bir eğitim olmaktan ziyade şahsi bir yetenek olduğunu söylemektedir.
Bediüzzaman, cifri kullandığı yerlerde hiçbir zaman "Âyetin açık mânâsı budur" dememiştir. Söylediği şudur: "Ayetin sarîh manasının altında müteaddit anlamlar var. Bir anlamlarda, işarî ve remzî manadır. İşârî mana da bir küllîdir; her asırda cüz'iyatları bulunur." Ve devam ediyor: "İşte mâdem bu tevâfuk-u cifrî ve ebcedî, bir kanun-u ilmî ve bir düstur-u riyazî ve bir namus-u fıtrî ve bir usûl-ü edebî ve bir anahtar-ı gaybî oluyor. Elbette menba-ı ulûm ve mâden-i esrar ve fıtratın tercüman-ı âyât-ı tekvîniyesi ve edebiyatın mu'cize-i kübrâsı ve lisan-ül-gayb olan Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyan, o kanun-u tevâfukîyi, işârâtında istihdam, istimal etmesi i'cazının muktezasıdır."
Evvelâ; Resûlullah'ın da beyânına göre, Kur'an âyetlerinin zahirî, bâtınî, işarî, sarih ve remzî çok mânâları ve her asra hitab eden hakikatları vardır. "Her âyetin dalı var, budağı var; her dalın da başı var, sonu var, çetikleri var" şeklindeki hadis, bu mânâya işaret etmektedir. Zira Kur'ân'ın muhatabı bütün insanlardır. Kur'ân, kâinat kitabının tercümesidir. Kâinatın rengini değiştiren her meseleyi vuzuha kavuşturmuştur. Hâdiselerin satırları altında gizlenen hakikatları ortaya çıkaracak olan da yine Kur'ân'dır. Dolayısıyla İslâm ittihadını yakından ilgilendiren Risale-i Nur'a da, İstanbul'un fethine de ve Mısır fethine de herhalde işaret edecektir. Ancak sarâhat demiyoruz, işâret diyoruz. Bu ifadeye dikkat etmek gerekir.
İkincisi: Bütün ilim tarihçilerinin özellikle müslüman âlimlerin ilimlerin tasnifinde kendisinden bahsettikleri "cifir ve câmia ilmi" diye bir ilim vardır. Bu ilim, bazı câhiller tarafından suiistimal edilmiş olsa bile, tamamen inkârı da mümkün değildir. Cifir, kaza levhası; câmia ise kader levhası demektir. Kısaca Allah'ın kader ve kazâ levhlerinde olmuş yahut olacak bazı şeyleri, yine Allah'ın koyduğu işaret ve gösterdiği yollarla ortaya çıkarma ilmine "cifir ilmi" denir. Bu ilmin nüshacılık ve üfürükçülükle ilgisi yoktur. Çünkü İmam-ı Gazâlî ve İbn-i Kemâl gibi bu ilmi hakkıyla bilen zatlar tarafından da kullanılmıştır. Hz. Ali'nin, bu ilmi Resûlullah'dan öğrendiği nakledilmektedir. Son asırda bu ilmi hakkıyla kullananlardan biri de, Bediüzzaman'dır. Kur'ân, "Beldetün Tayyibetün" ifadesiyle İstanbul'un fethine işaret ettiği gibi, Mu'avvizeteyn sûresiyle de 1971 hâdiselerine işaret etmiştir. Birinciyi ilim, ikinciyi ilmin dışında kabul etmek, bir başka câhilliktir.
Üçüncüsü: İbn-i Kemâl bu ilmin ehemmiyetini "Er-Risâlet'ül-Münîre" adlı eserinde şöyle belirtmektedir: "Büyük evliyâların kerametleri de böyledir. Müşkil ve zor meselelerin istihrâcı gibi. Yani evliyâlar, Kur'ân âyetlerinden, hatta her kelimesinden ve harfinden ve hatta Resûlullah'ın hadislerinden bazı mühim ve müşkil hakikatları istihrâç etmişlerdir. Bu onlara ilhâm nuruyla müyesser olur.
